GARABET

“Durgun sular, dans edecek, toprakların üstünde,

çiçekler açacak, yağmurlar yağacak,

şükredecek canlılar, canları için yıldızlara

ve orada yaşayanlara…

Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın  sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…

Doğusu ve batısı akıllanmayacak,

kuzeyi ve güneyi durulmayacak,

dizginlemeyecekler kendilerini…

çok geç olacak…

çok geç kalacak…

Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…

Tanrıların vakti nihayete erecek,

Buğday güneşe erdiğinde!

Nesiller üstüne nesiller gelecek,

Kan nehirleri ıslatacak tarlaları;

Vahşet koşturacak dört nala,

Tanrılar vücuda geldiğinde…

Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…”

Tex’ah Kam

Alacakaranlığın altında eziliyordu orman. Havadaki kasvet artmış, gönüllerde kimsenin dile getirmediği endişeler peyda olmaya başlamıştı. Kaf’fa kamp kuran kafileden ayrılıp, elindeki meşalenin aydınlattığı patikadan nöbet yerine doğru ilerliyordu. Kafası karışmıştı. Hem de çok karışmıştı. Eskiden olsa; bu orman gece yarısından sabaha, sabahtan geceye kadar türlü hayvanın ezgisiyle dolup taşardı. Şimdiyse gecenin sessizliğine, uğursuz sayılabilecek böcekler, haşereler eşlik ediyordu. Son zamanlarda bir musibettir yayılmıştı etrafa. Herkes susuyor, konuşmuyor, dillendirmiyordu bu tuhaflığı…

“Remrem hariç!” diye düşündü Kaf’fa. “O aklı bozuk, gönlünden geçeni dilinden esirgemeyecek kadar yüce gönüllü!” diye geçirdi içinden. Gülümsüyordu. Bir hüzün dalgası gelip geçti yüreğinden. Dostunu özlemişti. Uzun uzadıya devam eden bu yolculuğun nihayete ermesine, yaşadıkları köye varmasına az kalmıştı; Taşıdıkları sandıkla beraber!

“Sandık!” dedi Kaf’fa dudaklarının arasından. Nöbet yerine gelmiş, yaklaşık  beş adım yüksekliğindeki taş sandığa dikmişti gözlerini. Nihayet kafile bir sandıkla ortaya çıktığında, arkadaşlarının yüzündeki endişeye tanık olmuş, sandığın içindeki garabet yaratığa olan merakı her geçen gün daha da artmıştı.

“Sonunda gelebildin!” diye bağırdı Har’nam, arkadaşını düştüğü dehlizden uyandırmak için.

“Bu uğursuz şeyin yanında bir dakika daha kalmaya mecalim yok. Sana kolay gelsin!” diyerek patikaya yöneldi ve küfürler savurarak kamp alanına yollandı. Kaf’fa dalgın gözlerle arkadaşının gözden kaybolmasını izledi ve istemsizce bakışlarını taş sandığa çevirdi. “Neden Ulular bu sandığı bulmamızı istedi?” Nefes almak için açılmış küçük bir aralıktan, iki iri göz Kaf’fa’ya dikildi. Bir an hayat durdu. Sesler boğuk bir hal aldı. Orman bir sis nehrinin içinde çırpındı. Kaf’fa kalbinin atışlarının şiddetine dayanamayıp, istemsizce geriledi. Neden sonra Dünya normal bir hal aldı. Kaf’fa bir düşten uyanırcasına, avuçlarının içiyle gözlerini ovaladı. Sonra tekrar sandığa baktı, içindeki merak ve korkuyla birlikte. Ve dudaklarından istemsizce döküldü kelimeler.

“Nesin sen!?”

* * *

“Sakın kımıldayayım deme!” diye bağırdı, otuz adım ötede, hareket etmemeye çalışan Remrem’e. Arkadaşlarının kahkahaları eşliğinde sadağından bir ok aldı ve yaya yerleştirdi. Remrem kafasındaki elmayı düşürmemek için insan üstü bir çaba sarf ediyordu. Elinde yayını tutan gence ve etrafında eğlenen güruha baktı. Sonra gözlerini, yayını germek için havaya kaldıran Jam-an’ın gözlerine kilitledi. Jam-an yayını gerdi. Kalabalık sessizleşti. Avcı ile av derin bir nefes aldı ve ok yaydan azade kaldı. Hayat durdu. Remrem için zaman önemini yitirdi. Sesler boğuklaştı. Ok hala yaydan ayrılmamıştı. Remrem’in korkusu hat safhaya ulaştı. Yüreğinin atışları dağları inletti. Ok hala havadaydı. Bir adım bile ilerlememişti.Gökyüzü kararmaya, görüntüler puslu bir hal almaya başladı. Ok havadaydı. Her şey ağırlaşmıştı. Dünya donmuştu. Rüzgarı hissetmiyor, kararan gökyüzünde güneşi fark edemiyordu. Ok hala havadaydı. İlerlemiyordu. Sanki Tanrılar, tüm kudretiyle ona yardım ediyor, okun hareket etmesini engellemeye çalışıyorlardı. Ok hala…

“Hey kaçık herif!” diye bağırdı  Jam-an, hala ayakta durmaya devam eden Remrem’e. Remrem aydınlanan dünya ve kulaklarında yankılanan sesle beraber arkasına döndü. Elinde elmayı tutan Jam-an ve arkadaşları pis pis sırıtıyordu. Jam-an eliyle gelmesini işaret etti. Remrem paytak adımlarla gence yaklaştı ve diğerlerine eşlik ederek sırıtmaya başladı. Jam-an elinde havaya atıp tuttuğu, bir ok tarafından delinmiş elmayı Remrem’e sundu. Remrem elmayı almak için yeltenince, Jam-an elini geri çekti. “Yarın gene gel! Bu kez sana sulu bir şeftali vereceğim! Hem de iki tane!” dedi ve elmayı Remrem’e uzattı. Remrem elmayı bir çırpıda kaptı. “Şeftali…güzel!…İs’an!” dedi Remrem sırıtmaya devam edip utangaç bir çocuğun edasıyla başını yana eğerek. “Remrem…sever!…İs’an!” Elmayı dişledi ve paytak paytak köye doğru yürüdü; Kolunu, omzunu, saçlarını bitlenmiş gibi kaşımaktan geri durmadan. Köyüne doğru giden  buğday tarlasına daldı. Güneş yavaş yavaş solup yerini Ay’a bırakmaya başlamış, rüzgar hafiften şiddetini arttırmıştı. Bahar gelmiş, hasat yaklaşmıştı. Remrem bir yandan sırıtarak elmayı dişliyor, bir yandan da parmaklarıyla  olgunlaşmış buğdayları okşuyordu.

Tanrıların vakti nihayete erecek, Buğday güneşe erdiğinde!”

Zihninde yankılanan ses Remrem’i dehşete düşürdü. Olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Elindeki elma, bir altın külçesi gibi yere yuvarlandı avuçlarının arasından. Dünya bir anda karanlığa gömüldü. Zihnindeki ses çınlamaya devam etti:

“Nesiller üstüne nesiller gelecek; Kan nehirleri ıslatacak tarlaları!”

Remrem, korkudan titremeye başladı. Dizlerinin bağı çözüldü ve bedeni yere yığıldı. Ses acımadan işkence etmeye devam etti Remrem’e!

“Vahşet koşturacak dört nala, Tanrılar vücuda geldiğinde!”

İki büklüm yerde titreyerek yatan Remrem’in üzerine kara bir gölge düştü. Yıldızlar görünmez, sesler duyulmaz oldu. Remrem gecenin ayazında baygın bir halde oracıkta kalakaldı…

Gözlerini açtığında bir mağaranın içindeydi Remrem. Sarkıtlardan düşen bir su damlasının yarattığı yankı yüreğine korku salıyordu. Karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan Remrem sövüp duruyordu kendine. “Bok vardı sanki! Ne halt etmeye iddiaya girersin ki!” Arkadaşları dışarıda onu bekliyordu. İddia basitti. Mağaranın derinliklerine saklanan meşaleyi bulup getirecekti. Bir gurup çocuğun cesaret gösterisi, Remrem’in en büyük sınavı olmuştu. “Korkunu yenmek için bundan daha iyi bir fırsat bulamazsın!”  demişti en yakın dostu. Elini Remrem’in omzuna koyup kaşlarını çattı Kaf’fa “Ya şimdi, ya hiç!” Karanlığın içinde, nefesini kontrol etmeye çalışan Remrem derin bir iç çekti. “Ya şimdi, ya hiç!” diye tısladı, karanlığa diklenerek. Köyünden üç günlük uzaklıktaydı. Bir dağın yamacındaki küçük bir oyuktan giriliyordu bu mağaraya ve tek ışık kaynağını da geride bırakmıştı. Arkasına dönüp, yitip gitmekte olan ay ışığına baktı. “Hadi ama! Birazcık cesaret be oğlum!” dedi ve derin bir nefes alıp, karanlığın ürkütücü kucağına doğru ilerledi.

Dünya dönüyordu, döndükçe de Remrem derinliklere doğru devam ediyordu. İlerledikçe havanın serinlediğini hissediyor, ara ara bedenini bir ürperti dalgası sarıyordu. Ürpertinin nedenini mağaranın serinliğine dayandırsa da, içten içe korktuğunu biliyordu. “Korkmana sebep olan her ne ise, onu başka bir şeyle an! Kendini kandır. Düşüncelerini yönet!” Böyle söylemişti dostu Kaf’fa. Arkadaşının nasihatleri her ne kadar işe yaramasa da, uygulamaktan başka çaresi yoktu.  Aksi halde karanlığın onu boğmasına engel olamayacaktı. Ayakları titriyordu. Bir an için pes etse bu mağaradan ve ölümcül karanlıktan kurtulamayacağını biliyordu. El yordamı ile mağaranın içlerine doğru ilerliyordu Remrem. Meşaleyi bulmalıydı. Onu bulmalı ve çıkarmalıydı. Bir süre yürüdükten sonra zeminin aşağı doğru yöneldiğini fark etti. Şimdi yokuş inmeye başlamıştı. Aşağı doğru ilerledikçe yürüdüğü koridor daralıyor, artık iki eliyle birden duvarlara dokunabiliyordu.

Bir an. Sadece kısacık bir an, kulağında bir uğultu duydu Remrem. Donup kaldı olduğu yerde. Titreyen bacaklarında derman kalmadığından sırtını duvara dayadı ve olduğu yere çöktü. Her yanı alabildiğine karanlıktı. Yüreği delicesine atıyor, derin nefes alıp verişleri korkusunu daha da arttırıyordu. Rüzgardır! Rüzgar olmalı! diye söylendi içinden. Ellerinin titremesine mani olmaya çalışıyordu. Korku bütün bedenine yayılmıştı artık. “Geri dönmeliyim!” dedi Remrem. Hemen arkasından, boğuk ve giderek yiten bir yankıyla  cevap verdi karanlık Remrem’e. “Geri dönmeliyim…Geri dönmeliyyy…Geri döööönn… Remrem elleriyle yüzünü kapadı. Teslim olmuştu. Pes etmişti. Dayanacak gücü kalmamıştı. Karanlık, aklında şekillere bürünüyor, takip ediyor, kovalıyordu. Korku öylesine zapt etmişti ki bedenini, yaşadığı acıyı kelimelere dökmek istercesine acı bir çığlık koptu dudaklarından.

İşte tam bu sırada, kapalı gözlerinde bir aydınlanma hissetti Remrem. Yaşadığı şok öylesine acı vericiydi ki, aklının ona oyun oynadığını zannedip açamadı gözlerini. Ta ki ışık kaynağı Remrem’in ısıtacak kadar güçleninceye kadar. Remrem, korkusu ve merakı arasında kaldı. Her ne kadar içindeki korkuyu daha da körüklese de, merakı ağır bastı ve gözlerini açtı. Sağ tarafında, koridorun sonunda bir ışık kaynağı vardı. Remrem ışığın yarattığı rahatlama hissiyle yavaş yavaş ayağa kalktı. Ayakları bedenine direnmesine rağmen, aklı ışığa gitmesini söylüyordu. Işık güven demekti. Rahatlık demekti. Huzur demekti. “Meşale!” dedi Remrem, aklına yeni bir fikir doğmuş gibi. Bu mağaraya girme sebebini hatırladı bir anda. Bu ışığın kaynağı meşale olmalı! Öyle olmalı!  diye düşünüyor ve kaynağa doğru ilerliyordu Remrem. Dünya dönüyordu. Döndükçe de Remrem derinliklere doğru devam ediyordu. Koridorun sonuna vardığında, ışık,  Remrem’in her yanını sardı. Remrem karanlıktan kurtulmanın verdiği rahatlıkla, aydınlığın şefkatli  kollarına bıraktı kendini; Taş bir sandığın içinde, iki iri gözün onu izlediğinden habersiz bir halde…

* * *

Bütün köy halkı meydana toplanmış, uluların yapacağı açıklamayı bekliyordu. Herkes tedirgindi. Bu her hallerinden belliydi.  Kimse konuşmuyordu. Cesareti olanlar ise ancak yanındakiyle fısıldaşıyordu.  Kaf’fa kalabalığın arasından Remrem’i aradı ancak bulamadı. Güneş tam tepedeydi. Havada hafifçe esen bahar rüzgarları, Kaf’fa’nın yüzünü okşuyordu. Kafile, kendisine verilen görevi tamamlamış, sandığı bulup gün ışığına çıkarmıştı. Şimdi ne olacak? diye geçirdi içinden Kaf’fa. Derken Ulular’dan biri kendilerine ve kahin’e tahsis edilmiş çadırdan başını çıkarıp, kafilenin lideri ve Kaf’fa’yı içeriye davet etti. Kaf’fa önderi olan Jexa’lm’i takip edip çadıra girdi. Ulular köyün en yaşlı altı kişisinden oluşuyordu. Geniş çadırın içinde, bağdaş kurmuş hilal şeklinde oturuyorlardı. Tam ortalarındaysa kahin bulunuyordu. Jexa’lm adet gereği, sadağından bir ok çıkarıp tek dizinin üzerine çöktü, oku diziyle kırıp iki parçayı saygıyla kahine uzattı. Yay ve ok onların tek silahıydı. Kutsaldı. Bütün yeminler, tüm sözler yay ve ok üzerine verilirdi. Kahin kendisine uzatılan iki parça olmuş oku aldı ve bazı sözler mırıldanıp, özenle önünde yanan ateşe attı.

“Hoş geldin, Haxe’lm oğlu Jexa’lm! dedi Ulular’ın en yaşlısı Yuny-un, sakalı çenesinden başlayıp dizlerine kadar üçgen biçiminde düşüyordu. Eliyle gelenlere oturmalarını işaret etti. Jexa’lm ve Kaf’fa, Ulular’ın tam karşısında, bağdaş kurup oturdular.

” Tanrılar öfkeli!” dedi birden kahin. Önündeki alevle ilgileniyor, kimseyle göz teması kurmuyordu. Kaf’fa ve Jexa’lm birbirlerine baktılar. İkisi de bunun nedenini biliyor gibiydi.

“Sandık!” dedi Jexa’lm. “Sandık yüzünden! Onu getirmemeliydik değil mi? Bu bir hataydı! O uğursuz şeyi ilk gördüğüm anda anlamıştım bunu! Onu almamalıydık. Gün ışığına çıkarmamalıydık!”

“Bu senin verebileceğin bir kara değil, Haxe’lm’in oğlu! Dedi Yuny-un elini havaya kaldırarak. “O sandık bulunmak için oraya konuldu! Ve bize, onu bulup çıkarmamız emredildi!” Ortalık bir anda sessizleşti.

“Kimin emriydi?”  Dedi Kaf’fa, aklında dolanan sorulardan bıkmış bir halde.

“Tanrılar!” diye cevapladı kahin, dudaklarının arasından gülerek. Gözlerini Kaf’fa’ya dikmiş sırıtıyordu. Yuny-un sözü eline aldı:

“Dünya ölüyor! Bunu fark ettiğinizi inkar etmeyin sakın! Ne zaman başladı bilmiyoruz, ancak uzun zamandır böyle. Hava kasvetli, gündüz de olsa gece de olsa, kış ya da yaz, ister yağmur yağsın ister kar, bunu hepimiz hissediyoruz. Yediğimiz yiyecekler eskisi gibi tat vermiyor, güneş eskisi gibi ısıtmıyor, rüzgar şefkat göstermiyor. Ormanlar giderek sessizleşiyor.”

“Tanrılar öfkeli!” diye lafa girdi kahin sırıtarak. Yuny-un lafının kesilmesine aldırış etmeden devam etti sözlerine:

“Dünyanın dört bir yanından aynı haberler geliyor, bütün halklar tedirginliğe gömüldü…” Yuny-un sustu, sözlerinin tesir etmesini bekledi ve konuşmaya devam etti:

“Eski bir kehanetin gerçekleştiğine inanıyoruz. Çok ama çok eski bir kehanetin. Tex’ah Kam…

“Saçmalık!” diyerek  ayağa kalktı Kaf’fa. Yaptığı saygısızlığı umursamadan, Ulular’ın karşısında dikiliyordu. ” Eski bir halk ozanının sözlerini, kehanet diye önümüze mi sereceksiniz!? Hem de ne olduğunu bilmediğimiz bir sandık ve içindeki garabet yaratık için!”

“Kaf’fa!” diye bağırarak lafını kesti Jexa’lm. Yaptığı saygısızlığı sonlandırmayı  umarak, fakat Kaf’fa dizginleri eline almıştı artık. Tex’ah Kam’ın şiirini okumaya başladı alaycı bir sesle.

“Durgun sular, dans edecek, toprakların üstünde,

çiçekler açacak, yağmurlar yağacak,

şükredecek canlılar, canları için yıldızlara

ve orada yaşayanlara…

Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın  sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…

Doğusu ve batısı akıllanmayacak,

kuzeyi ve güneyi durulmayacak,

dizginlemeyecekler kendilerini…

çok geç olacak…

çok geç kalacak…

Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…”

Kaf’fa sustu. Ulular’a ve kahine baktı. “Bağışlayın beni ama, eski bir şiire bakıp da, dünyanın sonunun geleceğini düşünecek kadar aklımı yitirmedim henüz!” diyerek çadırdan çıkmak için yürümeye başladı. Tam çadırdan çıkıyordu ki, kahin ayağa kalkıp şiirin devamını getirdi…

* * *

Remrem gözlerini araladı. Vücudu ağırlaşmıştı, sanki ağır bir yük taşımışçasına yorulduğunu hissediyordu. Yavaşça yerden doğruldu ve ayağa kalktı. Güneş tam tepedeydi. Buğdaylar altın gibi ışıldıyordu. Remrem gördüğü düşü hatırladı. Bir ürperti dalgası tüm vücudunu titretti. Gücünü toplayıp köye doğru yürümeye başladı.

Köye ulaştığında, etrafta kimsecikleri göremedi Remrem. Ne alış veriş yapan kadınlar, ne tezgahlarında duran satıcılar, ne de oradan oraya koşuşturan veletler. Hepsi sanki yok olmuştu. Remrem gördüğü rüyanın ve boş köyün yarattığı huzursuzlukla adımlarını hızlandırdı ve meydana doğru  yürüdü. Son köşeyi de dönünce, meydandaki kalabalığı gördü ve anlamsız bir sevinç yaşadı. Derken, gözleri dostunu, Kaf’fa’yı, Uluların çadırına girerken yakaladı.

“Kaf’fa! İs’as! Kaf’fa!” diye bağırdı ancak sesini arkadaşına duyuramadı. Adımlarını hızlandırıp önündeki kalabalığı yarmanın en iyi fikir olduğuna karar verdi. Kalabalığın içine daldı. Kimini itekliyor, kimi ise kendiliğinden bu aklı bozuğa yol veriyordu. Remrem manasız bir sırıtışla kalabalık içinden çıktığında, taş bir sandığın içindeki iki iri göz Remrem’in gözleriyle buluştu…

* * *

“Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…

Tanrıların vakti nihayete erecek,

Buğday güneşe erdiğinde!

Nesiller üstüne nesiller gelecek,

Kan nehirleri ıslatacak tarlaları;

Vahşet koşturacak dört nala,

Tanrılar vücuda geldiğinde…

Budala! Diyecekler bize; Budala!

Sanmayın sonsuzluk yakışır ruhlarımıza…”

 

Tekrar yere oturdu kahin. Kaf’fa arkasına dönüp, gözlerini ona diken kahine baktı. Yuny-un tekrar konuşmaya başladı:

“Tex’ah Kam, gençler arasında, beyhude bir şair olarak görülebilir, Yeef’in oğlu Kaf’fa! Ancak bizler onu; ırkımızın ilk kahini olarak anmayı tercih ediyoruz! Ve onun şiiri, dünyanın kaderiyle alakalı bir kehanettir. Sen kabul etmesen de!” Kaf’fa tam azını açacaktı ki, Jexa’lm lafa girdi:

“Diyelim ki; Tex’ah Kam’ın kehaneti gerçekleşiyor, dünya ölüyor! Peki bunun sandıkla ne alakası var? ”

“O sandık, tanrılar tarafından yapıldı ” dedi Yuny-un  “İçindeki garabet ile birlikte!” Kaf’fa’nın gözlerinin içine bakarak. “O yaratığın, dünyanın sonunu getireceğine inanıyoruz ve ayrıca…” Kaf’fa’nın kahkahaları, Yuny-un laflarını ağzına tıkadı. Çadırın içi Kaf’fa’nın kahkahalarıyla çınlarken, Jexa’lm, Ulular ve kahin buz gibi bir ciddiyetle ayağa kalkmış , bu terbiyesizliğin sonlanmasını bekliyordu.

“Bu kadar yeter Kaf’fa!” dedi Jexa’lm,  gencin kolundan tutarak. Ancak Kaf’fa hızlı bir hareketle kolunu kurtardı ve öne doğru yürüdü. Kahinin tam karşısında, şimşek çakan gözlerini kahinin gözlerine dikerek konuşmaya başladı:

“İnancınız konusunda gelenekçi ve hatta bağnaz olduğunuzu biliyordum. Ancak sormak isterim: Kafayı mı yediniz siz?” Jexa’lm onu durdurmak için hamle yaptı ancak Kaf’ka bundan da sıyrılarak laflarını kusmaya devam etti:

“Diyelim ki; inandığınız şey doğru ve bu sandık dünyanın sonunu getirecek. Hangi akla hizmet, onu o dehlizden çıkarmamızı istersiniz. Madem ırkımızın sonu gelecek, bunu bile bile nasıl olurda bu sandığı getirmemizi istersiniz!”

“Bu kadar yeter!” Diye bağırdı Gert-ham. Bütün konuşma boyunca diğerleri gibi sessiz kalmış ancak şimdi o da sinirlenmişti. Ulular ve Kahin bu halkın gözünde kutsaldı ve onların meclisinde böyle bir terbiyesizliğe müsaade edilemezdi.

“Tanrıların buyruklarını sorgulamak, ne senin ne de bizim haddimizdir! Çıkın buradan, çıkın ve yeni emirlerimizi bekleyin!”

“O da neyin nesiydi öyle?” diye sordu Jexa’lm, Kaf’fa’nın kolundan tutup çadırdan uzaklaşırlarken. “Ne yapmaya çalışıyordun orada? Ulular’a karşı çıkmak ve onlarla alay etmek! Bir de yetmezmiş gibi hakaretler yağdırmak! Amacın ne senin!?” Kaf’fa kolunu kurtatıp, Jexa’lm in gözlerinin içine baktı.

“Bu Silenos’lar iyice çıldırmışlar! Tanrılar neden bizi yok etmek istesin. Neden dünyanın sonunu getirmek istesinler? Bana bu saçmalıklara inandığını söyleme sakın!” diyerek bağırdı genç Satir.

Tam bu sırada, kalabalığın tam ortasında bir çığlık kopuverdi. Kaf’fa kalabalığa doğru baktı     ” Bu Remrem!” dedi ve Jaxa’lm’i bırakıp çığlığın kaynağına doğru koşmaya başladı. “Bir bu kaçık herif eksikti!” diye söylendiJexa’lm,  Kaf’fanın arkasından ilerlerken. Kaf’fa kalabalığı yarıp, sandığın önünde dizlerinin üstüne çökmüş haldeki arkadaşının yanına geldi. Remrem, bitkin bir halde göz yaşlarıyla sandığa bakıyor, ezilip büzülüyor, kolunu kafasını kaşıyor, ağzından anlamsız kelimeler dökülüyordu:

“Ver…bana…İs’an! Ver…İs’an!” Kaf’fa önce arkadaşına, sonra da sandığa baktı. Diz çöküp Remrem’in omuzlarından tuttu ve kendisine doğru çevirdi.

“Neyi verecek sana Remrem! Senden neyi aldı?” Remrem, elini kaldırıp  sandığı işaret etti!

“Kelime…İs’an! Kelime! O aldı….”

“Nerede aldı Remrem? Ne zaman?” diye sordu Kaf’fa. Remrem kafasını yana eğip, bir çocuk gibi dudaklarını büzdü, dostunun gözlerinin içine baktı. Kaf’fa, Remrem’in gözlerinde korkunun ve dehşetin parıltısını gördü.

“Mağara! İs’as! Mağara!” Kaf’fa ayağa kalktı. Aklındaki düşünceler dehlizi dalgalanıyor, eski anılar beynine hücum ediyordu. Mağara! diye sayıkladı içinden. Mağara!  Bir grup çocuğun iddiaya girdiği mağara! Remrem’in meşaleyi almak için girdiği mağara! Sandığın bulunduğu mağara!  Kaf’fa arkadaşının neden bu hale geldiğini anlamıştı şimdi. O mağaraya girdiğinde aklı başında olan dostu, çıktığında tam bir deliye dönmüştü. Aklını yitirmiş, konuşması bozulmuş, türlü huylar edinmişti. Yıllarca bunun vicdan azabını yaşamıştı Kaf’fa. Remrem’in karanlık korkusunu yenmesi için, o ısrar etmişti mağaraya girmesine. Ancak mağaradan çıkan Remrem, eski dostu değildi. Yıllarca kendini suçlamıştı. Ancak şimdi anlıyordu neler olup bittiğini. Remrem sandığı görmüştü!

“Her ne olduysa bu sandık yüzünden!” dedi Kaf’fa Remrem’e bakarak. Remrem ayağa kalkmış, sürekli aynı kelimeyi söyleyip duruyordu:

“İs’as! İs’as! İs’as!”

“Ne dedin sen!?” diye sordu Kaf’fa arkadaşına! “İs’as! Bunun anlamı ne Remrem?”

“O…İs’as…Adı!” dedi Remrem. Kaf’fa arkadaşının başına gelen felaketi ancak şimdi kavrayabilmişti. Bu yaratık ona büyü yapmıştı. Başka açıklaması yoktu. “Remrem…”

Kaf’fa lafını yarıda kesmek zorunda kaldı. Remrem’in gözleri, sandıktaki yarıktan ona bakan yaratığın gözlerine kitlenmişti. İkisinin gözleri kitlendi ve hayat durdu. Remrem dudaklarının kapanıp açılmasına engel olamıyordu:

“İs’as!”  Zamanın akışı yavaşladı, kalabalığın fısıldaşmaları uğultuya dönüştü, Remrem konuştu:

“İs’san!” Etraf bulanıklaştı, güneşin ışığı kararmaya başladı, Remrem konuştu:

“İnsan! İnsan! İnsan!” Gök gürledi, tiz bir çığlık kulakları tırmaladı, taş sandık çatladı ve içindeki garabet özgür kaldı!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s