Beklenmedik Çağrı

“Düdük!” diye cevap verdi, karşısında ona merakla bakan hemcinsine. Nedenini pek bilmese de, bu ismi vermişti. Tıpkı, bir çocuğun ulaşmayı beklediği bir oyuncak gibi geliyordu ona. Hemcinsi anlamaya çalışarak bir süre ona baktı ve sonunda kocaman bir kahkaha patlattı.

“Düdük öyle mi?” diye sordu  kahkahalar eşliğinde. Gülüşünde küçümseme ya da aşağılama yoktu. Bu her halinden belliydi. Sonunda dostunun kahkahalarına eşlik ederken buldu kendini. Hemcinsi omzunu sıvazladıktan sonra, kahkahalarına devam ederek uzaklaştı. Uzaklaşırken de hala tekrar ediyordu “Düdük!” ve sesi altın işlemeli, parlak mermer koridorda yankılanıyordu.

“Düdük” diye mırıldandı yarım ağızla ve düşünceli bir halde, arkasındaki kapıdan geçip, koridorun onu çıkışa götürmesine izin verdi. Şimdi, yürürken sadece düşünceleriyle meşgul oluyor,kafasını neredeyse yerden kaldırmıyordu. Bu ismin ne kadar ironi barındırdığını daha yeni anlıyordu. “Bir çocuğun oyuncağı gibi…” gözlerini kısıp, yüzünü yere düşürdü, canını sıkan düşüncelerinin devamını getirmedi ve ana çıkıştan çıkarak, geniş meydana doğru yürümeye devam etti. Her tarafında yüzlerce hemcinsi bulunmaktaydı. Kimileri ayakta durmuş bir şeyler tartışmakta, kimileri yerde oturup bir şeyler okumakta, kimileri ise geleneksel inançlarının da buyurduğu gibi, durdukları yerde transa geçmiş, Yüce Baba’ya minnet etmekteydiler.

Bu meydanı özel kılan, yegane mimarisiydi. Altın işlemeli ve mermerden yapılmış bloklardan oluşan, sonu görülmeyecek şekilde bulutların arasında kaybolan dev kuleler her yanı sarmıştı. Her kulenin üstünde çeşitli geometrik şekiller, belli bir düzen ve ahenkle kazınmış ve birbirlerine çizgiler ya da noktalarla bağlanmıştı. Bu kuleler asma köprülerle birbirlerine bağlanıyordu. Buna rağmen asma köprüler kulelerden bağımsızdı. Üzerindeki hemcinsinin gitmek istediği yöne doğru dönüyor, uzanıyor, kısalıyordu. Kulelerin arasında, aşağı zemine doğru inen, kokularıyla kendisini ve hemcinslerini mest eden çiçeklerle bezenmiş sarmaşıklar bulunmaktaydı. Biri, bunlardan birine dokunacak olursa, sarmaşık kendini hafif titrettikten sonra, yukarıya doğru toplanır ve bunu yaparken de etrafa güzel kokular yayar sonra da kendini aşağı salardı. Şimdi meydanın neredeyse ortasına gelmişti. Yanından geçen ve rütbece ondan altta olan hemcinsleri, başlarını yana doğru eğerek onu selamlıyor, o da bu selama bir gülümseme ile karşılık veriyordu. Garip şekilde yanından geçen hemcinsleri, selamdan hemen sonra aralarında hafifçe gülüşüyorlardı. Belli ki biraz önce hemcinsi ile yapmış olduğu konuşma, çok çabuk yayılmıştı. Hemcinsleri arasındaki rütbesini ve popülerliğini  düşününce, buna şaşırmamak lazımdı. Zira kendisi, diğer üç kardeşten sonraki en önemli kişiydi. Diğer üç kardeşi, bin yılda bir yaptıkları görüşme için onu meydanın sonunda, diğerlerinden farklı yapıdaki bir kulede beklemekteydi. Bu kule, birbirinden bağımsız dört mermer sütundan oluşmaktaydı. Sütunların her biri üçgen şeklindeydi ve yapı bulutların ötesine dek yükselmekteydi. Her ne kadar üçgen sütunların araları boş gibi görünse de, sütunlar arasındaki enerji, kuleye biri yaklaştığında kendini açığa çıkarıyor ve eğer yaklaşan kişi yetkisiz biri ise, onu oradan uzak tutmak için bir kalkan görevi görüyordu.

Kapı açıldığında hemcinsi olan kardeşlerinin onu beklediğini gördü. İlginç bir şekilde hepsi tam zamanında gelmişti. Tek kaşını kaldırıp, meraklı gözlerle kardeşlerini süzdü. “Bir şeyler ters gidiyor” diye düşündü içinden. Salonun ortasında  daire şeklinde yerleştirilmiş tahtlarında oturan kardeşlerine yaklaştı. Boşta duran tahtına oturdu. O oturur oturmaz, üç kardeş aynı anda kahkahaya boğuldu. O şaşkın ve anlamlandıramadığı bakışlarını kardeşlerinin üstünde gezdirirken, geniş salon kahkahalarla çınlamaya devam etti.

“Demek Düdük?” diye sordu tam karşısında oturan, beyaz cübbeli kardeşi. O bunu sorar sormaz kahkahalar daha da yükseldi. Sağında oturan yeşil cübbeli kardeşi, dirseklerini dizlerine dayamış, yüzü yere dönük şekilde gülüyordu. Solunda, siyah cübbeli kardeşi, kahkahalarını kapüşonunun altına gizlemeye çalışırken, daha komik duruma düştüğünün farkında bile değildi. Gülüşmeler bir süre devam etti. Neden sonra beyaz cübbeli hemcinsi ayağa kalktı ve onları, ellerini iki yana açıp, başını yana yatırarak selamladı. Diğer üç kardeş de aynı anda ayağa kalkıp aynı selamı yinelediler. Sonra da hep birlikte oturdular. Beyaz cübbeli kardeş tam söze başlayacaktı ki, büyük bir sarsıntı hepsinin yerinden fırlamasına sebep oldu. Şaşkın gözlerle birbirlerine baktılar. Koca salondan çıt çıkmıyordu. Sonunda siyah cübbeli olan, kapüşonunu kaldırdı. “Vakit geldi” dedi kardeşlerine. “Bu beklenmedik bir çağrı!” dedi yeşil cübbeli olan. Ve üç kardeş, az önce salona neşeyle giren gri cübbeli hemcinslerine baktılar. Ve gri cübbelinin gözlerindeki dehşete tanık oldular. “Hayır!” dedi gri cübbeli. “Bu binlerce yıldır beklenen çağrı!”

* * *

Şimdi, üç kardeş gri cübbeli hemcinslerini saygıyla takip etmekteydi. Ellerini, karınlarının üzerinde bağlamış ve bakışlarını yerden ayırmayarak peşinden gidiyorlardı. Göz yaşlarını saklamaya bile gerek duymuyorlardı. Gri cübbeli, kafilenin en önünde, titrek adımlarla ilerlemekteydi. Binlerce hemcinsi, bir anda meydana toplanıp çevrelerini sarmış, dört kardeşin geçişlerine saygı ve hüzünle eşlik ediyorlardı. Hiç biri gözlerinden dökülen yaşları saklama gereği duymuyordu. Dökülen yaşlar zeminle buluşuyor ve bir anda toz parçalarına dönüşüyordu. Gri cübbeli kalabalığın arasından yürümeye devam etti. O yürüdükçe kalabalık iki yana çekilip onlara yol açıyordu. Gri cübbeli daha biraz önce, koridorda konuşup gülüştüğü hemcinsiyle göz göze geldi. Hemcinsi, yaşlı gözlerini ondan kaçırarak saygıyla başını eğdi. “Çok ironik gerçekten!” diye mırıldandı gri cübbeli.

Kafile sonunda meydanı geçip, dar bir patikayı aşmaları için dört kardeşin gerisinde kaldı. Buradan öteye geçmek onlara yasaktı. Dört kardeş patikanın içine girdiklerinde, geride bıraktıkları binlerce hemcinsi, yürekleri dağlayan bir şarkıya başladılar.

Dört kardeş, patikanın sonuna geldiler. Önlerindeki dev piramit yapı, üzerindeki altın işlemelere rağmen soluk ve mat duruyordu. Yeşil cübbeli dönüp arkasına baktı. Hemcinsleriyle dolu kalabalık görünmüyordu ancak hala söyledikleri şarkıyı zor da olsa duyabiliyordu. Siyah cübbeli grubun önüne geçti ve kapüşonunu kaldırdı. Piramidin kapısına yanaştı ve avucunu kapının üzerindeki bir oyuğa yerleştirdi. Kapıyı açma yetkisi bir tek onda vardı ve kapı siyah cübbelinin emrine uymak zorunda kaldı. Dev kapı, sanki acı çekiyormuşçasına yavaş ve cızırdayarak açıldı. Siyah cübbeli kardeşine döndü;

“Buradan sonrası bizim için yasak.” dedi yüreğindeki acıyı bastırmaya çalışarak. Diğer kardeşlerinin yanındaki yerini almak için hareketlendi. Gri cübbeli, tam yanından geçerken onu durdurdu.  Acı ve hüzünden başka bir şey olmayan gözlerinin içine baktı.

“Hiç umut yok mu?”  Siyah cübbeli kafasını iki yana salladı.

“Hüküm verildi! Binlerce yıldır bu an için bekledin! Tereddüt etme!” dedi ve kardeşlerinin yanına döndü. Gri cübbeli, hemcinsinin sözlerindeki acıyı sezmişti ancak yapabilecekleri bir şey olmadığını o da çok iyi biliyordu. Gri cübbeli piramidin içine girerken, istemsizce mırıldandı.

” Fazla ironik!”

* * *

Piramidin içinde zifiri karanlıkta yürüyordu şimdi. Takip edeceği yolu belirten iki altın şeridin dışında tek bir ışık kaynağı bile yoktu içeride. Kafasında onlarca düşünceyle, binlerce yıldır yapmak için var olduğu şeyi yapmanın eşiğindeydi şimdi. “Empati kurmayın!” demişti Yüce Baba. “Sizin özünün sevgidir ve onlar sizi üzmekten başka bir şey yapmazlar!” demişti. Şimdi daha iyi anlıyordu ne söylemek istediğini, neyi ima ettiğini. Yolun sonuna geldi. Önünde koca bir kapı ağır ağır açılmaya başladı. Kapıdan içeri girdi ve tam karşısında onu gördü. Düdük! Yavaş adımlarla Düdük’e yaklaştı. Geniş bir kaidenin üstünde duruyordu ve zeminle arasında bir kaç mermer basamak vardı. Gri cübbeli basamakları ağır adımlarla aştı ve sonunda, Düdük’ün tam önünde durdu. Başını eğdi. Gözlerindeki yaşlar seller gibi akmaya başladı. “Bir umut, lütfen, sadece küçük bir umut!” hiç bir cevap gelmedi bu yakarışına. Çaresizlik içinde dizlerinin üzerine çöktü. Binlerce yıllık bekleyişi sona ermişti. Derin bir nefes aldı ve Düdük’ün ağızlığını dudaklarıyla birleştirdi. Tam bu anda yer tekrar sallandı. Gri cübbeli son anda kendini yere attı, anlamsız gözlerle etrafına bakındı. Mat duvarlar tekrar parlamaya, üzerindeki altın işlemeler ışıldamaya başladı. Gri cübbeli, dizlerinin üzerinde hıçkırarak ağlarken, Ulu Baba’ya teşekkür ediyordu.

* * *

Gri cübbeli, piramidin dışında kendisini bekleyen üç kardeşine yaklaştı. Hepsinin gözleri yaşlı olmasına rağmen, gülümsüyorlardı.

“Ne oldu orada?” diye sordu heyecanını saklamayarak.

“Onlara bir şans daha verildi!” dedi siyah cübbeli olan. Yüzündeki tebessüm daha da genişleyerek.

“Umalım da bunu iyi değerlendirsinler. Bir dahaki sefere bu noktadan geri dönüş olur mu bilinmez!?” diyerek devam etti beyaz cübbeli, gri cübbeliye bakarak. Kardeşinin ima ettiği şeyi anlayıp, başıyla onayladı. Üç hemcinsi ve aynı zamanda kardeşi olanlar, geri dönüp yürümeye koyuldular. Gri cübbeli gülümsedi. Bir daha böyle bir sınavı kaldırabilir miydi bilmiyordu!? Bu yüzden bir karar verdi ve onlarla kurduğu empatiyi ortadan kaldırdı. Böylece cisim olmaktan kendini kurtardı. Bütün bedeni, ışık kümesi gibi parlamaya başlarken başını gökyüzüne çevirdi. “Umarım bu şansı iyi değerlendirirsiniz!” dedi, yıldızların çok ötesinde, binlerce galaksiden birinin içinde bulunan, küçük mavi gezegendeki insanlara.

-SON-

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s