BEDEL

“Bir bedeli var!”  Diyordu zihnindeki ses genç adama. Köyün biraz gerisinde, küçük bir tepenin üstünde bağdaş kurmuş oturuyor; ses zihninde çınlayıp duruyordu. “Bir bedeli var!”  Köye baktı. İnsanlar telaşla hareket ediyor, köyün meydanına doğru koşuşturuyorlardı. Meydan karnaval alanı gibiydi. Gezici bir kumpanya köye gelmişti. Köylüler evlerinden getirdikleri yemekleri ve meyveleri, tatlıları ve içkileri meydanı koca bir çember gibi içinde tutan tezgahlara dizmişlerdi. Çemberin tam ortasında bir odun yığını duruyordu. “Bir bedeli var!”  Haz’ra bakışlarını karşıya, ufuktaki dağlara dikti. Güneş birazdan tam olarak batacak, gece gündüze galip gelecekti. “Bir bedeli var!”  Haz’ra başını ellerinin arasına gömüp içindeki sese direnmeye çalışırken, çalgıcılar meydana gelmişler ve şimdiden bir parçanın ezgisini döktürmeye başlamışlardı. Çalan şarkının dikkatini çekmesiyle Haz’ra, başını kaldırıp karşıya, dağların arkasında, belki de yüzlerce yıllık hükümdarlığına veda eden güneşe baktı. Güneş, Haz’ra’nın yüzünü şefkatle okşadı ve dağların gerisinde istirahate çekildi. Çalgıcılar şimdi yeni bir parçaya başlarken, ellerindeki ateş toplarını  çeviren ateşbazlar ise müziğe uygun hareket ederek görsel bir şölen izletiyorlardı. Haz’ra, cılız ateş toplarına baktı, elini göğsünün üstüne götürdü “Bir bedeli var!” dedi ve ayağa kalkıp kararlı bir şekilde köye doğru yürümeye başladı…

Meydan tıka basa doluydu; genci, yaşlısı, evlisi, bekarı, çoluk çocuk bütün köy bu geceki şenlikteydi. Ateşbazlar, soytarılar, sihirbazlar, tahta bacaklar gösterileriyle ahaliyi mest ediyorlardı. Haz’ra seyyar bir bar şeklinde inşa edilmiş tezgahın önünde durdu. “Bir kupa bira ver bakalım babalık!” dedi orta yaşlı adama.  İçinden türlü küfür sıraladığı gözlerinden belli olan adam Haz’ra’ya  dolu bir kupa uzattı. Haz’ra tam alacakken adam kupayı geri çekti. “Bubalık diye bubana dirler!” dedi ve kupayı Haz’ra’nın önüne koyup, keyifli keyifli güldü. “Pere istemem. İkramdır. Dibine kader zıkkımlen! Haz’ra başıyla teşekkür etti, kupayı alıp bir dikişte içti ve tezgaha koydu. Sırıtarak  adama baktı. “Sağolasın. Bubalık!” dedi ve kalabalığın içine karıştı.

 

Meydanın ortasındaki odun yığını tutuşturulmuş, insanlar ateşin etrafında dans ederek dönüyorlardı. Şimdi, gözleri sadece tek bir kişiyi arıyordu. Fazla vakti kalmamıştı. Her gece rüyalarına giren, görülerinde beliren, bakışları ruhunun en karanlık dehlizlerinde gezinen o genç kadını bulmalıydı. Onu bulmalı; kurtarmalıydı. Haz’ra kalabalığın onu yönlendirmesine engel olamıyordu. İnsanlar çılgınlar gibi, hopluyor zıplıyor bir yandan da koca bir daire çiziyorlardı. Haz’ra aradığı kadını karşısında, meydanın diğer tarafında gördü. Kalabalığın içinden sıyrılıp, meydana kendini attığında, kadın, alevlerin arkasında gözden kayboldu.  Haz’ra insan kalabalığıyla ateşin tam arasında kalmıştı. Bu sırada kalabalık durmuş, çalgıcılar çalmayı bırakmıştı. Haz’ra durumu anlamaya çalışırken, bir silüet, alevlerin içerisinde bir anlığına belirdi ve Haz’ra’nın tam önünde genç bir kadın şekline büründü. Saçları sarıydı ve omuzlarına kadar dökülüyordu. Yaradan yüzüne öylesine itina etmişti ki; değme taş ustası böylesine güzel bir heykel yapamazdı. Haz’ra, genç kadının şaşkın bakışları altında, ne diyeceğini bilemeden donup kaldı.

“Sen yabancısın!” dedi Elda. Şüpheyle genç adamı tartıyordu.

” Evet.” dedi  kalabalığın neşeli bağırışlarıyla kendine gelen Haz’ra, üzerindeki şaşkınlığı bir kenara bıraktı.

“Pek bir şaşırmışa benziyorsun?”

“Ee…şey…benim geldiğim yerde, genç kızlar ateşin içinden atlamazlar.” dedi muzipce.

Elda bir an durdu. Kollarını göğsünün üstünde bağlayıp kaşlarını kaldırdı.

” Desene sizin oranın kızları pek sıkıcıymış!”

“Fazlasıyla sıkıcı!” dedi Haz’ra ve gülümsedi. Tam bu sırada, arka tarafta, az önce bira içtiği tezgahın oradan çığlıklar yükselmeye başladı. İnsanlar sağa sola kaçışıyordu. Haz’ra arkasına döndü. “Neler oluyor?” dedi Elda, genç adamın yanından geçip ileri doğru yürümeye başladı ancak Haz’ra onu kolundan tutup kendine çevirdi.

“Gitmek zorundayız. Hemen!” Elda genç adama baktı. “Ama…”

” Vakit yok Elda! Senin için geldiler!

* * *

“Gene geldin?” dedi Lanef, sandalyede oturan genç adamın karşısında mağrur bir şekilde dikilirken. Gözlerini, gençten ayırmıyordu. Ona kızgın değildi, ancak bu konuşmalardan sıkıldığını belli etmek ister gibiydi. Bir cevap beklediği açıktı. Genç adam bakışlarını, mahzeni oynak aleviyle aydınlatan meşaleden ayırmadan cevap verdi. “Evet…Geldim.”  Titrek alev, sanki ikisi arasındaki gerilimi hissetmişçesine, sağa sola yalpaladı. İki adamın gölgesi duvarda raks edercesine dalgalandı. Lanef bakışlarını meşaleye çevirdi. Bir süre, sanki alevler genç adamın düşüncelerini yansıtıyormuş gibi, anlayışla başını salladı. Gözlerini yavaşça genç adama çevirdi ve mümkün olduğunca şefkat dolu bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

” Her seferinde bunu yapmaktan sıkıldım. Bir görevin var! Reddedemeyeceğin, inkar edemeyeceğin, vazgeçemeyeceğin bir görev!” Genç adam, alevlere dalıp giden  zihninin dizginlerini eline aldı. Bakışlarını, karşısında duran üstadına çevirmişti. Gözlerini gözlerine kenetledi ve dişlerinin arasından tısladı.

“Ben de; bildiğim şeyleri sürekli tekrar etmenden sıkıldım!” Üstad Lanef, genç adamdaki değişikliği ancak o anda fark edebilmişti. Her zamanki alaycı ve eğlenceli adam gitmiş, sanki yerine bambaşka biri gelmişti. Haz’ra’ nın kararlılığını fark ettiğinde, bu seferki konuşmanın öyle kolay bitmeyeceğini anladı…

* * *

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, cesetlerle dolu köy meydanında, kanla karışık bir göl oluşturmuştu. Bir kaç dakika önce eğlenen bu kalabalık, çoluk çocuk demeden katledilmişti. Meydanın ortasındaki ateş, yağan yağmurun  yarattığı ızdıraba  yenik düşerken, köyün yukarısındaki tepede bir erkek ve bir kadın çaresizlik içinde dikiliyordu.

Haz’ra  temkinli bir şekilde Elda’ya yaklaştı. “Gitmemiz gerek.” Elda, bakışlarını köy meydanından ayıramıyordu. Ailesi, dostları, sevdiği ve nefret ettiği herkes oradaydı ve artık hepsi ölüydü. Çaresizliğin demir yumruklarından  darbe  yemişçesine dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere çöktü. Her iki elinin işaret ve orta parmaklarını yan yana getirip, üst üste koydu. Önce öptü, sonra alnına dokundu ve nihayetinde göğsünün tam ortasında tutup mırıldanarak dua etmeye başladı. “Anne’nin şefkatine, Baba’nın bilgeliğine ve Evlat’ın cesaretine! Halkımı koruyup kollayın, prangalarından kurtulan ruhlarına yol gösterin. Ebediyeti bahşed….” daha duasını bitiremeden, Haz’ra  onu kenara itti ve gelen kılıç darbesinden kurtardı. Elda, daha ne olduğunu anlamadan Haz’ra kılıcını rakibinin göğsüne sapladı. Vakit kaybetmeden Elda’yı ayağa kaldırdı. “Gitmemiz lazım. Hemen!” Elda, kendini toparlayıp Haz’ra’ya ayak uydurdu ve ikisi tepenin ardına geçip ormanın içinde gözden kayboldular.

Yağmur dinmişti. Ay ışığına karışan ıslak toprak kokusu burunlarını doldururken, Haz’ra ve Elda ormanın içinde kaçmaya devam ediyorlardı. Elda, kafasındaki onca soruya rağmen, önünde yol bulmaya çalışan adamı takip ediyordu. Kimdi bu adam? Adını nereden biliyordu? Haz’ra durakladı, elini hemen yanındaki kalın gövdeli ağaca dayadı. Elda, genç adamın yanına geldiğinde, karnının sol tarafındaki kesiği fark etti. Çok fazla kan kaybettiği, solgun yüzünden ve titreyen dudaklarından belli oluyordu. Haz’ra genç kıza baktı.

” Ne yazık ki, ciddiye almadığıma pişman olduğum bir durumla karşı karşıyayım!” dedi kesik kesik nefes alırken. Elda oturması için koluna girdi ve sırtını ağaca yasladı.

” Kimdi onlar?” diye sordu Elda tedirgin şekilde. Haz’ra başını kaldırıp, yaprakların arasından süzülen ay ışığına baktı. Sonra da dönüp, genç kızın gözlerine, ona ızdırap veren iki yeşil yuvarlağa dikti gözlerini.

” Onlara  ‘Adadi’ denir. Tek bir amaçları var. O da seni bulmak ve öldürmek. Güneş doğarken seni öldürmek zorundalar.” Haz’ra durdu. Eli titremeye başlamıştı. Elda’nın dalgın bakışlarını gördüğünde, söylediklerini kafasında tarttığını anladı. Eli göğsünün üstüne, cübbesinin altındaki cebe gitti. Kristal bir şişe çıkardı. Ve içindeki suyu bir dikişte bitirdi. Şişenin kapağını kapatır kapatmaz, içi tekrar suyla doldu.

“Nedir o?” diye sordu Elda, Haz’ra şişeyi cebine koyarken. “Kesinlikle bizim oranın kızlarından farklısın. Genelde bu kadar meraklı olmazlar!” Elda zoraki bir şekilde gülümsedi, sonra bakışlarını Haz’raya dikti.

“Kimsin sen? Adın ne? Neden bana yardım ediyorsun?” Haz’ra derin bir iç çekti.

“Adım Haz’ra-allaz. Bir amacım var, o da Adadi’lere karşı seni korumak ve görevimi tamamlamak!”

“Beni neden öldürmek istiyorlar?” Haz’ra durdu. Bu soruya gerçekten cevap vermek isteyip istemediğini tartıyordu.

“Neden?” diye yineledi Elda. “Bunu bilmek hakkım!”

“Seni öldürmek istiyorlar, çünkü; baharın gelişini engelleyip, Dünya’yı ebedi kışa ve karanlığa mahkum etmenin tek yolu bu! Sen anahtarsın! Kışı sona erdirip, baharı getiren anahtarsın. Ve onlar buna son vermek istiyorlar. Benim görevim ise onları engellemek ve baharın tekrar gelmesini sağlamak!” Haz’ra bir süre bekleyip, karşısındakinin anlattıklarını sindirmesini bekledi.

“Neden bu gün? Neden bu gece?

“Bu günün anlamı ne Elda? Bu günü özel kılan ne? O ateşi yakıp neyi kutluyordunuz!?”

Elda, genç adamın anlatmak istediği şeyi anladı. Dudakları istemsizce mırıldandı.

“Hıdırellez… ” Elda anlamaya çalışarak Haz’ra’ya baktı. Gözleri, yeni yeni indrak etmeye başladığı dehşetle büyümüştü.

“Bu her sene tekrar mı ediyor?”

“Hayır.” dedi Haz’ra. Gücün toparlayıp ayağa kalmaya çalışırken. “İnsanlar farkında olmadan her sene kutluyorlar. Ancak bu bin yılda bir olan bir şey. Bahar ve kış arasındaki savaş, tıpkı gece ile gündüz gibi, siyahla beyaz, iyiyle kötü arasındaki savaş gibi. Hepimiz bu savaşın piyonlarıyız ve üzerimize düşen görevleri yerine getiriyoruz. Ben de bir piyonum. Görevimi yapıyorum ve bedelini ödüyorum.” Haz’ra kapanan yarasına baktı. Yara iyileşmiş, geriye iz bile kalmamıştı. Elda, anlam vermeye çalışarak kaşlarını çattı. “O halde sen…” Arkalarından gelen bir boru sesi konuşmalarını böldü. Haz’ra kızı kolundan tuttu.

“İzimizi buldular! Çabuk! Vakit kalmadı. Güneşin doğması yakın!” dedi ve ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladılar…

* * *

Mahzenin duvarlarında gölgeler tekrar oynaştı. Lanef kollarını göğsünde bağlayıp sordu:

“Ne istiyorsun Haz’ra?”

“Ne istediğimi sen de biliyorsun!”

“Bunun mümkün olmayacağını pekala söyledim!”

“Mümkün kılmak senin elinde!” Genç adam çaresizliğini gizleme gereği duymamıştı. Lanef, kızgın ama anlayışlı bir şekilde, gencin önünde diz çöktü. Elleriyle başını kavrayıp, gözlerinin içine baktı.

“Bir bedeli olduğunu söylemiştim. Bir bedeli olduğunu biliyordun!” dedi yumuşak bir sesle. Haz’ra gözlerini Lanef’ten kaçırıp, başını öne eğdi. Göz yaşları yanaklarından süzülüyordu. Üstad yavaşça ayağa kalktı ve arkasındaki  demir parmaklıklarla örülmüş pencereden yıldızlara baktı.

“Eğer bu kadar çok istiyorsan…” dedi arkasını dönerek. “İstediğin buysa…”  Avucunu açıp, elini  uzattı. ” Ver o şişeyi. Ve kurtulmak istediğin şeyden ebediyete kadar kurtul!” Haz’ra üstadın havada asılı duran avucuna baktı. Eli kendiliğinden göğsünün üstüne, cübbesinin iç cebindeki kristal şişeye gitti…

* * *

Ravoc, adamlarına sessiz olmaları için işaret verdi. Seçilmiş dokuz yüce rahip, ağaçların arasında gizlenmişti. Haz’ra ve aradıkları kadın tam karşılarında, uçurumun biraz gerisinde büyükçe bir kayada oturup dinleniyorlardı. Adam peleriniyle kadını sarmıştı. Ormanda rastladıkları kan izine bakılacak olursa, ikisinden biri yaralıydı ve şu anda savunmasızlardı. Kaçacak yerleri yoktu. Uçurumla, arkalarındaki orman arasında artık Adadi rahipleri vardı. Ravoc adamlarına baktı. Nesiller boyunca bekledikleri an gelmiş, bu şerefe o nail olmuştu. Kadını öldürecek, güneş doğmadan batacak ve ebedi kış serbest kalacaktı. Gözleri çakmak çakmak yandı ve saldırı emrini verdi. Adadi’ler, aynı anda ağaçların arasından fırladı ve avlarına doğru koşmaya başladı. Ravoc, kılıcını adamın kafasını uçurmak için var gücüyle savurdu. Kılıç, genç bedenden bir taş parçasını yere savurduğunda, Haz’ra’nın attığı ilk ok, rahiplerden birini delip geçti. Ravoc yaşadığı şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışırken, Haz’ra  dört rahibin işini bitirmişti. Haz’ra, Ravoc ile göz göze geldi. Gülümsedi ve bir anda ortadan kayboldu. Ravoc, yaşadığı ikinci şokla donup kaldı. Oyuna getirilmişti. Onlar taştan ve kumaştan yapılmış kuklalara saldırdıklarında, Haz’ra saklandığı yerden ortaya çıkmıştı.

“Bulun onları!” diye bağırdı Ravoc. Öfkeden deliye dönmüş, kuduz köpekler gibi nefes alıp vermeye başlamıştı. Kalan rahipler tetikte bekliyorlardı. Haz’ra bir anda rahiplerden birinin arkasında belirdi ve hançeriyle boğazını kesti. Vakit kaybetmeden  hançerini tam karşısındaki rahibe fırlattı. Rahip yere düştüğünde, Haz’ra tekrar ortadan kayboldu. Her şey o kadar hızlı oluyordu ki, Ravoc kontrolün elinden alındığını anladığında paniklemeye başlamıştı. Nasıl mümkün olabilirdi ki? En iyi  yedi savaşçısı, daha kolunu bile kaldıramadan ölmüştü. Şimdi geriye sadece iki kişi kalmışlardı ve görünmeyen bir düşmana karşı ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Haz’ra kayanın ardında, uçurumun tam kıyısında tekrar belirdi.

” Adadi’lerin yenilmez savaşçılar olduğu söylenir. Kaç bin yıldır bana yenilmekten bıkmadınız mı?” O lafını bitirir bitirmez, Ravoc başıyla diğer Adadi savaşçısına saldırmasını söyledi. Elindeki kılıcıyla Haz’ra, rahibin üzerine gelmesini bekledi ve ilk kılıç darbesini engelledi. Haz’ra bu oyunu oynamayı seviyordu ancak vakit kalmamıştı. Güneş birazdan doğacaktı. Rahibin saldırılarına karşılık veren Haz’ra, adamın sağ elini yakaladı ve kılıcını rakibinin göğsüne sapladı. Adamı yavaş yavaş uçuruma doğru itti ve ayağıyla ölmekte olan bedeni kılıçtan kurtarıp, uçurumun kucağına saldı. Şimdi geriye sadece Ravoc kalmıştı. Kayanın tepesinde dikilmiş Haz’ra’ya bakıyordu. Kılıcını kaldırdı ve var gücüyle Haz’ra’ya doğru koşmaya başladı. Hazra hiç istifini bozmadan, elinde yay tutuyormuşçasına kollarını gerdi ve hayali yayı serbest bıraktı. Birden bire Haz’ra’nın kollarının arasından, bir okun ona geldiğini gören Ravoc kenara çekilmeye çalıştı ancak ok, göğsünde delik açıp ortadan kaybolmuştu. Ravoc neye uğradığını anlamaya çalışırken, dizlerinin üzerine çöktü ve hayal kırıklığıyla dolu bedeni toprağa düştü.

Tepelerinde beyaz rengin hakim olduğu dağların ardında, gökyüzü yavaş yavaş kızıla çalmaya başlamıştı. Güneş yükseliyordu. Elda, uçurumun kenarında durmuş, güneşin yüzünü okşamasını bekliyordu. Kafasını çevirip, dizlerinin üzerinde duran Haz’ra’ya baktı. Genç adamın yaşadıklarını hayal dahi edemeyeceğini biliyordu. Kaç kişiyi kurtarmıştı ve kaç kişiyi….Düşüncelerinin devamını getirmedi. Gözlerinden süzülen göz yaşına, ufkun kızılı eşlik ederken dudakları kendiliğinden mırıldanmaya başladı.

“Görevini tamamlamalısın Haz’ra-allaz! Bedelini ödemelisin. Dönüp genç adama şefkat dolu gözlerle baktı. Adama yaklaştı ve nazikçe ayağa kaldırdı. Güneşin ışıkları, dağların zirvelerini yalayıp onlara doğru ulaşmaya başlamıştı. Elda, genç adamın yanaklarını avuçlarının arasına aldı ve dudaklarından öptü ve mırıldanmaya başladı.

“Anne’nin şefkatine, Baba’nın bilgeliğine ve Evlat’ın cesaretine! Prangalarından kurtulan ruhuma yol gösterin. Bana ebediyeti bahşedin. Beni özgür kılın!”

* * *

İkisi de kıpırtısız halde, mahzenin solgun ışığında öylece kaldılar. Haz’ra zihninde onlarca düşünceyle cebelleşirken, Lanef öylece bekliyordu.  Genç adamın, düşünceler dehlizinde kaybolduğunu anlamış ve ona karar vermesi için zaman tanımıştı. Neden veremiyorum? diye düşündü Haz’ra. Kurtulmayı bu kadar istediğim şeyden neden vazgeçemiyorum!? Neden ölümü seçemiyorum!?  Lanef, havada asılı duran elini yavaşça indirdi. Duvardaki meşaleyi eline aldı. Sakin adımlarla mahzenden çıkmak için yürüdü ve tam Haz’ra’nın yanında durdu. Elini, gencin omzuna koydu. “Anladığın üzere, bunu mümkün kılmak senin elinde ve benim de anladığım üzere, bundan vazgeçmek istemiyorsun!” Haz’ra gözlerini efendisine çevirdi. Meşalenin alevi efendisinin yüzünü yalarken, ağzı yarım yamalak aralandı ancak bir şey söyleyemedi. Lanef kapıya doğru yöneldi. “Belki de en güzeli budur.” dedi kapıdan çıkmak üzereyken. ” Yaşamak en güzel alışkanlığımızdır!” Mahzenden çıktı ve Haz’ra’yı odanın içinde yalnız bıraktı. Haz’ra, pencereden sızan cılız ay ışığının aydınlattığı mahzende gözlerini yıldızlara doğru çevirdi ve cebindeki şişeyi çıkardı.

“Hayır!” dedi Haz’ra-allaz. ” Yaşamak en tehlikeli bağımlılıktır!”

-SON-

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s