KATEDRAL

 

“Biz hep vardık….!  Belirsizlik, tercihimiz…!!!”

                            Sözlerime nereden başlayacağımı bilemiyorum aslında! Yaşadığım olayı size anlatınca  bunun gerçek mi yoksa masal mı olduğuna neden bir türlü karar veremediğimi anlayacaksınız. Ben kırk yaşındayım. Yıllarımı kitap yazmakla geçirmiş ve her defasında okurlarımın taktirini kazanmış bir yazarım.

 

                        Yirmili  yaşlarda başladım kitap yazmaya. İlk başta basılan öykülerim çok beğenildi. Daha sonra bu öyküleri uzun ve karmaşık romanlar takip etti. Otuzlu yaşlarıma geldiğimde başarımın doruğuna ulaşmış, sadece kendi ülkemde değil, tüm dünyada büyük bir üne kavuşmuştum.                                                                               

                             Ta ki, beş yıl önce, başka bir kitap  yazmaya karar verdiğim ana kadar…

       Son kitabım “KARANLIKTA ÇÖZÜLEMEYEN BİLMECELER”  yayımlanmış, ben de bunun verdiği rahatlıkla, hem biraz dinlenmek hem de yeni bir kitabın ilk nüshalarını oluşturmak amacıyla şehrin kalabalığından sıyrılıp ıssız ve tenha bir yere gitme kararı almıştım.  

                                Ve öyle yaptım. Yıllardır görmediğim, çocukluğumu geçirdiğim o eski ve bereketli topraklara, büyük babamın ağaçlar ve tarlalarla çevrili eski evine gittim. Hatırladığımdan daha küçük görünüyordu şimdi bu ev. Etrafında çitlerin dolandığı, hemen arkasından büyük bir çınar ağacının şahlandığı bu evi birbirinden güzel çam ağaçları çevreliyordu.Evin beşyüz metre gerisinde,pek te büyük sayılmayan bir göl vardı .Neden sonra bu gölde tutup yediğimiz balıkların müthiş tadını damaklarımda anımsadım.

                     Eve girdiğimde bütün eşyalar, tıpkı bıraktığımız gibi duruyordu.Büyük babamın                                                                                                                                                ölümünden sonra ailem bu evi bırakıp şehre taşınmaya karar vermişti. Şimdi büyük babamın özlemi nedense yüreğimde daha da belirginleşti. Eski anıların tazelenmesi bu evde çok kolay oluyor. Eşyaların üzerlerindeki örtüleri kaldırıp, önce kendime güzel bir yemek hazırladım. Çayımı yudumlayıp sigaramı yaktım ve çıkıp dışarıya çevremi saran ağaçların ezgisini dinledim, yaşadığım son huzurlu gün batımıyla beraber…

                        Beni sabahın beşinde garip ve bir o kadar da bu çevreye yabancı olan bir ses uyandırdı. Uykulu ve mahmur gözlerle şamdanı yakıp daha dikkatli dinlemeye başladım. Yavaş yavaş tüm bedenime hakim olan korku, duyduğum sesin netleşmesiyle yerini anlamlandıramadığım bir meraka bırakıyordu. Bir kilise çanıydı bu. Garip ve bir o kadarda tiksindirici bir tınısı vardı. Sanki toprağın derinliklerinden gelen  ve bir iblisin haykırışlarını andıran bu ses birden bire kesiliverdi. Duyduğum şey hayal değildi. Bundan emindim. Fakat ne kadar uğraşırsam uğraşayım ,buralarda bırakın bir kiliseyi, herhangi bir taş yapının varolduğuna dair en ufak bir anımı bile anımsayamadım. Tek bildiğim yüzlerce hektarlık ormanlık arazinin oluşuydu. İki saat sonra gün ağaracaktı. Ben de tekrar uyumamaya karar verip bir sigara yaktım.

                                Tam o anda o korkunç tınıları tekrar duymaya başladım. Fakat bu kez daha net, daha gür, daha ürkütücü. Hemen üzerime bir şeyler geçirip dışarıya çıktım. Seslerin geldiği yöne doğru deliler gibi koşmaya başladım. Fakat beni başka bir güç iradesi altında yönetiyormuş, adeta büyülenmiş gibiydim. Seslerin geldiği yöne doğru attığım her adımda içimdeki korku daha da büyüyordu.Yolları sanki ezberlemiş gibiydim. Sanki daha önce buralardan geçmişim gibi geliyordu bana. Hangi patikayı kullanacağımı ,hangi ağaçtan ne yöne döneceğimi biliyordum.Ve nihayet sık bir çalılığın önüne geldiğimde, ne bende koşacak takat, ne de içimi ürperten o çan sesinden eser kalmıştı. Soluk soluğa, olduğum yere çöktüm, derin derin nefes almaya çalıştım.

 

                                 Kalp atışlarım yavaş yavaş düzene girmeye başladığında, ben de yavaşça ayağa kalkıp önümde dikilmiş olan ve adeta bir kalenin yıkılmaz surlarını andıran çalılara büyük bir hayranlıkla bakakaldım. Elimi uzatıp dokunacağım sırada birden bire çalılar hareket etmeye başladı. Eski kadim dünyanın, tılsımlı kapılarını andıran bir çeviklikle gizli bir geçit açıldı önümde. Geçitin sonunda parlak ve bir o kadarda etkileyici yeşil bir ışık belirdi. Bu ışık kümesi bana her yaklaştığında bacaklarımdan beynime doğru çıkan bir his beni dermansız bıraktı. Ve olduğum yere yığılıp kaldım…

                                     Uyandığımda; bir sandalyede, ellerim ve ayaklarım prangalı bir halde otururken buldum kendimi. İçinde bulunduğum yeri tarif edebilmeyi çok isterdim lakin gördüğüm zifiri karanlıktan başka bir şey değildi. Tek söyleyebileceğim, bulunduğum yerin tabanının betondan oluşuydu, bunu da çıplak ayaklarımdan anlayabiliyordum.

Derken sessizlik aniden bozuldu. Karanlığın içinden, tıpkı eski çağların kadim yaratıklarında bile olmayan boğuk ve bir okadar iğrenç bir ses beynimi kemirircesine söylenmeye başladı.

 

                                    “Korkmanıza hiç gerek yok! Zira siz, böyle durumlara alışık olan bir yazarsınız. Kitaplarınızda da böyle mekanlar kullanmıyor musunuz?”

 

“Beni nereden tanıyorsunuz. Kimsiniz siz?”diye sordum. Lakin kısa bir süre karanlıktan cevap gelmedi bu soruma. İçimdeki korku artık tüm benliğime yayılmıştı ve o ses yine konuşmaya başladı.

“Sizin bize anlattığınız kadar tanıyoruz sizi. Korku romanları yazan bir  yazar. Söylesenize şu an içinde bulunduğunuz durum, kitaplarınızda anlattıklarınızla aynı mı?”

Bu sözler üzerine ne söyleyeceğimi bilememiştim. Fakat bunları söyleyenin çok soğuk kanlı olduğunu ve pekte zarar verecek bir yapıya sahip olmadığı düşüncesi yavaş yavaş benliğimi doldurmaya başladı. Korkunç ama bir o kadar da garip bir güven hissi veriyordu bana.

 

“Ben size kendim hakkında hiç bir şey söylemedim.Tüm bunları nasıl bilebiliyorsunuz? Nasıl bir oyunun içindeyim ben?” dedim ve karşımda ki o soğukkanlı sesin yerine, hiç güven vermeyen sırtlanların iniltilerini andıran başka bir ses hemen konuşmaya başladı.

“Nerdeyim ben? Neresi burası? Soğuk! Kim bağladı beni böyle? Burası yazdığım korku dolu romanlardan  çok daha dehşet verici. Nasıl bir rüya bu!”

İşte o anda karşımdakilerin düşüncelerimi okuyabildiğini kavradım. Çünkü bu sözler kendime geldiğimde içimden söylediğim ve cevap bulmaya çalıştığım sırada beynimden geçirdiğim sorulardı. Bunu öğrenince kendime olan güvenim tamamen yıkılma safhasına geldi. Ne söyleyebilirdim ki? Ya herşeyi biliyorlarsa…

“Merak etmeyin. Daha fazlasını bilmiyoruz. Sadece sizin bize açtığınız kapıdan girdik hepsi bu. Siz bize izin vermediğiniz sürece, düşünceleriniz, sizin saklı hazinenizdir.”

Bu sözlerle,güvenim hiç olmadığı kadar güçlü hale geldi. Ve içimdeki korku yavaşça azalmaya başladı.

“Neden buradayım? Burası neresi?”

“Burası kadim zamanların kayıt altında tutulmadığı bir dönemde, eski dünyanın tüm gizlerinin saklandığı bir katedraldir.”

“Bir kilise yani?” diye sordum ve o anda diğer ikisinden çok daha yaşlı olduğu anlaşılan, kalın, tok ve bir hayli bilge bir ses konuşmaya başladı.

“Hayır! Burası siz insanların çürümüş inançlarının tapınaklarından biri değildir .Burası tüm evrenin varolduğu andan itibaren varolmuş bir yapıdır.  Burası bin yıllardır ayakta kalmış ve kadim dünyanın bilgilerini saklamış bir kütüphanedir. Şimdi sormak için gelmiş olduğun soruyu sor!”

Bu sözler karşısında adeta nutkum tutulmuştu. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bütün cesaretimi toplayıp şöyle dedim:

“İyi ama ben buraya soru sormak için gelmedim. Aslına bakarsanız ben buraya gelmek bile istemedim.”

                                          Bu sözlerimden sonra bir sessizliktir kopuverdi karanlıkta. Çıt bile çıkmıyordu artık. Neden sonra artık o –şey- lerin gittiğini düşünmeye başlamışken tam karşımda sönük yeşil bir ışık gittikçe belirgin hale gelmeye başladı. Önce belli belirsiz bir silüetti gözlerimin önüne gelen. Daha sonra etrafına ışık saçan yeşil bir duman kütlesi belirdi tam önümde. Ve başı sandığım yerden iki kızıl göz belirdi. Ellerim ve ayaklarımda ki prangaları söküp bana elini uzattı ve beni ayağa kaldırdı. Bense kendimi tutamayıp şu soruyu sordum:

“Kimsiniz siz?” Gözlerimin içine bakarak bana şu sözleri fısıldadı:

“Biz hep vardık…Belirsizlik;Tercihimiz!”

“Peki ama….” Ellerini dudaklarıma dayayıp beni susturdu ve şöyle dedi:

“Sana sunulan fırsatı kaçırdın. Artık sorular ve cevaplar yok. Tek bir gerçek var: Belirsizlik!!!”

Bu sözlerle birlikte, yine bacaklarımdan yükselen bir his beni kendimden geçirdi ve sanki hiç uyanmayacağım bir uykuya dalar gibi olduğum yere yığıldım.

 

Uyandığımda, içinde lezzetine doyum olmayan balıkların yaşadığı o mavi gölün kıyısındaydım. Tüm bedenim sırılsıklam bir halde buldum kendimi. Hemen doğrulup çevreme bakındım. Ama görmeyi umduğum şeyleri göremedim. Tüm gücümü toplayıp gölün ardındaki ağaçlara doğru bağardım:

“Nerdesiniz? Sorularım var size! İşte buradayım. Kendi isteğimle çağarıyorum sizi!”

Ama bana hiçbir cevap gelmedi. Ve ben belki de tüm dünyanın merak ettiği soruların cevaplarını kendi ellerimle reddetmiştim.

Kim bilir belki de en güzeli budur: Belirsizlik!

Şimdi son kitbımı yazmak için  tekrar evimdeyim. Daktilomun başında, boş kağıda bakıp uygun bir başlık bulmaya karar verirken,  ellerim kendiliğinden şunları yazmıştı;

                                                      – KATEDRAL-

 

Yazan:UMUT KÜLEN

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s